Tiyatro Birileri

 

tiyatro bir ileri...

TİYATRO BİRİLERİ Rıhtım Cad. İzzettin Sok. Ruhsar Apt. No:52/2 Kadıköy İSTANBUL Tel&Faks: 0 216 330 78 32

Birileri okusun diye...

KIZIM DİYE DEMİYORUM...

Kızlarını övmek isteyen anne-babaların dillerinden düşürmedikleri bir söz vardır:
“Kızımı bir tabur askerin içine bıraksam, gözüm arkada kalmaz!”
Bu ne biçim bir söz, asker olsam alınırdım!…
Sanki bizim gençlerimiz vatanını korumak ve yeri geldiğinde canını milleti için feda etmeye değil de, sapıklık yapmaya tabur tabur toplanıyorlar. Sanki askerimiz, “Bir kız verseler de, bir tabur sıradan geçirsek!” diye devamlı iç geçiriyorlar.
İnsan, kızını bir tabur askerin içine bıraktığında tabi ki gözü arkada kalmamalı; çünkü askerlerimiz o kızı her türlü tehlikeden korurlar.
Bizim askerimiz düşmandan değil, komutanından korkar. Olmaz da ola ki, tabura bırakılan kıza bir şey yapmak isteyen çıksa bile komutan korkusundan yanaşamaz. Bir komutanımız da, “Alın, bu kız sizindir; çatır çatır yiyin!” diye bir emir vermeyeceğine göre, korkulacak bir şey yoktur.
Hem zaten namusu titizlikle korunan aynı kız, nasıl olmuş da “gemilerde talim” olduğunu bilip, “bahriyeli yari”yle övünmüştür?
Anne-babalar, kızlarını aldıkları eğitimlerden, saygılı oluşlarından, yardımseverliklerinden dolayı pek övmezler de; karşı cinse pek yüz vermedikleri için överler.
Edepli insan, öyle olur olmadık sevişmez ya da sevişse bile belli etmez…
Cinsel organın halk arasındaki adı, “edep yeri”dir. Bu adı vererek bazı tehlikelerin önüne geçmeye çalışmışız herhalde.
Kızlarıyla, kadınlarıyla övünebilmek adına onların giyimine-kuşamına karışanlar vardır bir de. Namusu açıksa birinin, istediği kadar örtünsün, nafile…
Büyük Peru Krallığı’nda kadınlar bellerinden aşağısına önü yırtmaçlı kumaş sararlarmış. Öylesine darmış ki bu etekler, ne kadar dikkat ederlerse etsinler, her adım atışlarında edep yerleri(!) görünürmüş; ama hepsi de son derece namusluymuş.
Lakedemonya’lı kadınlar, yürürken bacaklarını örtmeye önem vermezlermiş. Platon, onlar için ne demiş peki?
“Namusları yeterince örtüyordu onları!”
Barbaros Uzunöner, İstanbul; emredin kızlar!

barbaros@tiyatrobirileri.com

ZENGİNLERİMİZ UTANSIN!

 

Ankara’da askerdim. Bir gün bölük yemekhanesinde bulaşığa verdiler beni. Bir yandan yemek kaplarını yıkarken, bir yandan kazanlardaki yemeği döktürdüler çöpe. Ana kucağı değilmiş gerçekten dedikleri gibi, asker ocağıymış. Ben, anamın kucağında hiç yemek dökmedim çöpe. Tabakta bir prinç tanesi kalırsa, o çok küsermiş sonra bana. Bırakmadım hiç.
“Sabah, öğle, akşam karavanalarından artan yemeklerin döküldüğü toprak, kalın ve besili solucanların hazla kıvrıldığı zifirden bir bulamaç halindeydi. Yalınayak çocuklarla ihtiyar kocakarılar, paslı teneke kutuları ağız ağıza dolu, uzaklaşırlarken, erkek köpekler sıhhatten gerilmiş karınlarını güneşe devirip uyuklarlar, sarkık memeli dişiler de, peşlerinde tonton enikleriyle dolaşırlardı.” diye başlıyordu ya öykü, bu ‘baş’ı unutmadım hiç.
Açlığın yaptırmayacağı hiçbir şey yokmuş; öyle dediler bana hep. Hırsızıyla, orospusuyla, katiliyle, namussuzuyla herkesi hep böyle anlattılar bana. Açlıkmış ey oğul, çilesiyle, derdiyle, sevinciyle bir bütünmüş de bu beden; açlıkmış ayıran herkesi herkesten…
1932’de Beyrut’ta ters çevrilmiş bir gaz sandığı üstünde görmüşler onu. Öyle oturup düşünürmüş. Baba sürgün, anne sürgün, kardeş sürgün… Elde avuçta yokluğun zenginliği… Bir matbaaya vermiş babası onu. “Bu kâğıt kesme makinesidir, bu da kolu. Senin işin, bu kolu çevirmek…” demişler. Yoksulluk, “Tamam!” demiş. Açlık, “Akşama kadar mı?” diye sormuş, yanıt alamamış. Cılız bedeni, “Nasıl dayanırım?” demiş; ama dayanmak zorunda olduğunu hemen anlamış.
O günlerde bir kız gelir geçer olmuş matbaanın önünden. Ya da hep geçiyormuş da, o dikkat etmemiş. Hemen yanıbaşlarındaki çikolata fabrikasında çalışan bir Rum kızıymış Eleni…
“Bütün matbaanın gençleri bu kızın çevresinde pervane gibi dönerlerdi. Bense, üstüm başım bilhassa ayakkabılarım çok kötü olduğu için uzaklarda durur, sokulamazdım. Benimle alay eder korkusuyla hep kaçardım.”
1932’de Beyrut’ta ters çevrilmiş bir gaz sandığı üstünde görmüşler onu. Öyle oturup düşünürmüş.
Sonra Eleni gelmiş yanına. O, kızı Türkçe bilmez sanırken, kız ona “Adın ne senin?” diye soruvermiş. Bir de nereli olduğunu merak etmişmiş… Bunların hepsi kadar güzel, çikolata uzatıp vermiş…
“O günden sonra o kıza aşık oldum iyice. İşime dört elle sarıldım. Ve her gün saçlarımı taramaya başladım. Sonra buluşmalar başladı, deniz kıyılarına iniyorduk. Ve bir gün ona ayağımdaki eski pantolondan utandığımı söyledim. ‘Sen ne utanıyorsun, zenginlerimiz utansın. Aldırma böyle şeylere, boşver.’ dedi. İşte bende ilk sosyal uyanış, galiba bu Rum kızı ile başladı.”

Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevi’ne geldiğinde onu karşılayanlar arasında, tahliyesine üç yıl kalan bir mahkûm da vardır. O mahkûm, Nâzım’ın bavulunu taşıyan elleriyle, “Sen” diye bir şiir yazacak ve “Promete’nin çığlıklarını / kaba kıyım tütün gibi piposuna dolduran adam, / sen benim mavi gözlü arkadaşım, / kabil değil unutmam seni. / 26 Eylül 1943 / seni yapayalnız bırakıp hapishanede / bir üçüncü mevki kompartımanda pupa yelken / koşacağım memlekete.” dizelerinin yazılı olduğu kâğıt parçasını koyacaktır cezaevinden çıkarken, ‘mavi gözlü arkadaş’ının cebine.
On gün sonra aynı Nâzım, “Dışarıda kuşlar ötüyor. / Dağlar kırmızı ve çıplaktırlar. / Kavakların kılçıkları sarımtırak yaprakların altında kaldı. / Deminden beri kocaman bir leylek / sabırlı ve hamarat, / önümüzdeki viranelikten çer çöp topluyor yuvası için.” diyerek başka bir şiir yazacaktır.
Bunu neden mi söyledim?
Sabırlı ve hamarat kocaman bir leyleğin yuvası için çer çöp toplaması…
Yalınayak çocukların ve ihtiyar kocakarıların, ellerindeki paslı tenekelerle bir alayın çöplüğünde yiyecek aramaları… Aynı çöplükte, tonton eniklerini yanına alıp dolaşan memesi sarkmış dişi köpekler ile sıhhatten gerilmiş karınlarını güneşin altına devirip uyuklayan erkek köpekler…
“Gün geldi, alay, memleketin güvenliğini daha iyi sağlayabileceği, daha önemli bir mevkiye kalktı, yerini bir ‘oto bölüğü’ aldı… Mutfakta karavana kaynıyordu. Lakin alay zamanındaki bolluk nerede…”
Gün gelir, oto bölüğü de kalkar ortadan. Mutfakta yemek pişmemeye başlar. Küçük tencerelerde nöbetçi erler için pişen birkaç kişilik yemekten başka yemek pişmeyince, çöplüğe birkaç parça kemik, biraz da ekmek içinden başka bir şey dökülmez olur.
Kış, tüm acımasızlığını göstermek üzeredir. Kocakarılar, yalınayak çocuklar ve köpek sürüleri gene gelmektedir çöplüğe; ama daha umutsuz, daha umarsız…
“Erkek köpekler daha sinirli, daha kavgacı olmuşlardı. Kancıkların peşlerindeki enikler de palazlanmışlardı, lakin zayıftılar. Bazen ufacık bir ayak dolaşıklığı yüzünden erkek köpeklerden biri gazaba geliyor, anayı enikleri birbirine karıştırıveriyordu.”
Açlıkmış ey oğul, çilesiyle, derdiyle, sevinciyle bir bütünmüş de bu beden; açlıkmış ayıran herkesi herkesten…
‘Ekmek Kavgası’ adlı bu öykü, tam burada adına yakışır bir sahneyi sunar tüm şiddetiyle… Köpeklerle insanlar arasında bir kemik parçası yüzünden başlayan ‘ekmek kavgası’…
“Dumanı tüten yağlı bir kemik parçasını teneke kutusuna sokmaya uğraşan kocakarının yanına sinirli bir erkek köpek usullacık sokuluyor, usta bir pençe vuruşuyla kemiği düşürüyor, kocakarının dönene kadar, ağzında kemik parçasıyla fırlıyor, kocakarıysa, dişsiz ağzıyla karanlık karanlık uluyordu: Allah kahretsin, e mi! İki gözün kör olsun, e mi!”
Bahara doğru manzara daha da farklılaşır. Kötüye gitmiştir her şey… Artık bir köpekle dalaşmayı göze almaya değecek kemik parçası da kalmamıştır. İki ‘kocakarı’ yan yana oturup eski ‘güzel’ günleri yadederler. “Bu askercikleri de ne demeye alıp götürürler sanki burdan?” demeden duramazlar. “Bet bereket vardı… Yiyeceğin sözü mü olurdu? O canım fasulyeler, nohutlar, börülceler… Ya pirinç pilavları?” derler… Bütün bu ‘yokluklarının’ faturasını kime çıkarırlar? Bir zamanlar bu ülkede her şeyin faturasının çıkarıldığı Moskoflara!..
“Harp varmış, harp! Moskof gene kafa kaldırmış diyorlar!”
“Allah sen gösterme yarabbi!” der öteki. Aklından, Balkan Harbi’nin araba tekerlekli topları geçer; ölmüş askerler, buğday çuvalları, yüklü bir arabanın tekerleği altında kafası ezilmiş bir çocuk cesedi geçer…
“Bundan geri koyma yarabbi!”
Açlık korkusu sarmıştır iki bedeni de… Savaş olmasın da, askerler gitmesin. Askerler gitmesin de, mutfakta kazanlar dolusu yemekler pişsin. Köpeklerle ekmek kavgasına tutuşmaya razıdır ikisi de… O eski mutlu(!) günleri çok uzaktadır artık.
Bugün, “Allah sen gösterme yarabbi!” der ‘öteki’. Aklından, Irak Harbi’nin tankları geçer; ölmüş askerleri veya kafasına buğday çuvalı geçirilmiş esir askerleri, bir panzerin tekerleğinin altında kafası ezilmiş bir çocuk cesedi geçer.
“Bundan geri koyma yarabbi!”
Daha kötüsü de olabilirdi ey okur… Ama yine de açlık korkusu sardı Türkiye’yi. Açlar mezarlığına döndü bankamatiklerin önü… Kıştı, soğuktu her yer; üşüdü, dondu, öldü aç köpeklerle birlikte aç insanlar… Oysa aklıma meydanlarda “Bu ülkede açlar mezarlığı yok!” diye bağırışları geliyor tonton amcaların.  Tabakta bir prinç tanesi kalırsa, o çok küsermiş sonra bana. Bırakmadım hiç.
Hiç bulamayanlar düşündürüle düşündürüle terbiye edildim ben. Terbiye edilmiş bir et parçası oldum sonra, kasaplaşmış düzenin gözünde…

4 Haziran 1970 günlü Bulgar basın-yayın organları öldüğünü duyururlar, 1932’de Beyrut’ta ters çevrilmiş bir gaz sandığı üstünde oturan delikanlının. Bulgaristan’a da ölüm sürgününe göndermiştir onu bu yaşam…
5 Haziran günü Kapıkule’den Türkiye’ye girer cenazesi. Babaeski’ye uzun bir araç konvoyuyla ilerleyen cenaze arabasına bir işçi yaklaşır ve bir çiçek demeti uzatır. Demetin üstünde şunlar yazmaktadır:
“Biz işçiler, hatıran önünde saygıyla eğiliriz.”
Onun ölümüne ağıt yakanlardan biri de Fazıl Hüsnü Dağlarca’dır ki, Babaeski’deki işçiyi haklı çıkarır:
“Seslendi bez dokuyan, basma dokuyana / Duydunuz mu arkadaşlar, / Kim çıktı dışarı / Orhan Kemal.” diyerek başladığı şiirini, “Seslendi ulu çınarın kökü uluca kavağın köküne / Duydunuz mu kardaşlar, / Kim girdi içeri / Orhan Kemal.” diyerek bitirir.
İçeri girmiştir Orhan Kemal, “Allah’ın açlıkla terbiye etmeye çalıştığı” kardaşlarımızın yanına… Kitaplarıyla ölümsüzleştirdiği, ölümü aç karınlarına saplanan bir bıçakmış gibi karşılayanların yanına…
Ekmek kavgası sürüyor…

utku@tiyatrobirileri.com

"İsterdim ki; tiyatro sahnesi, bir ip cambazının teli kadar dar olsun da, şimdiki gibi herkes üstünde numara yapmak için yeterince yeteneğinin olduğunu sanmasın ve beceriksiz hiç kimse ona çıkmaya cesaret etmesin."

GOETHE

 

 

TİYATRO BİRİLERİ Rıhtım Cad. İzzettin Sok. Ruhsar Apt. No:52/2 Kadıköy İSTANBUL Tel&Faks: 0 216 330 78 32