
tiyatro bir ileri...
çünkü birileri bunu yapmalıydı...
TİYATRO BİRİLERİ... tiyatro bir ileri... çünkü birileri bunu yapmalıydı...
birileri
Birileri okusun diye...

BAŞKA BİR ARZUNUZ?
Bir mekana girdin, içeride saksafon ve piyano çalıyorsa orası pahalı bir yerdir. Hesaba itiraz edemezsin; eğer edersen, “Kardeşim, derinlerden gelen müziğe bak, saksafon ve piyano… Yani ben daha ne diyeyim sana?” cevabını alabilirsin.
Yeme-içme yerlerinde müzik hızlandıkça hesap azalırken, müzik yavaşladıkça hesap artar.
Tabağın büyüklüğü de çok önemlidir; tabak büyüdükçe hesap artacaktır. Sakın tabak büyüdü diye içine konanların çoğalacağını düşünmeyin; çünkü öyle olmaz. Tabağın ortasına minnacık bir şey konur ve etrafı sosla süslenir. Böylece tabak dolu görünür.
Eğer önünde dörder kaşık, dörder çatal, dörder bıçak ve bir dolu kadeh varsa, anla ki pahalı bir yerdesin. Neyi ne ile yiyeceğini düşünürken iyi bir kazık yersin!
Pahalı yerlerde aldıkları parayı hak etmiş gibi görünmek için menüye ne yazacaklarını şaşırırlar.
“Marine edilmiş, kaşarla harmanlanmış, biber ve domatesle terbiye edilmiş…”
Bu ne demek? Annen önüne yemek koyarken, “Al yavrum, biber ve domatesle terbiye ettim!” dedi mi hiçbir gün? İnsan yaptığı işi bu kadar abartır mı?
Bu menüler ne kadar anlaşılmaz olursa, fiyat o kadar artar; çünkü insan bilmediği şeye itiraz edemez.
“Marsala ile güveç yapılmış.”
“Agrodolce ile ya da yoğun bir pappordelle sosu içinde pişirilmiş.”
“Palento ile servis edilir.”
“Tagliata halinde verev olarak dilimlenmiş sığır eti.”
Ne diyeceksin hesap geldiğinde, hiçbir şey diyemezsin; paşa paşa ödeyeceksin!
Bir de yaptıkları işi önemli gösterecekler ya, menüdeki her şeyin karşısına açıklama yazarlar; ıhlamurun bile!... Bırak “ıhlamur” yaz geç; olmaz, açıklayacaklar:
Ihlamur (Yatıştırıcı, göğüs yumuşatıcı, balgam sökücü olarak çay halinde sunulur.)
Yok, bir de dal olarak verseydin!
Bazen şunu da yazarlar:
“Hesaba yüzde on garsoniyer ücreti eklenecektir.”
Oh ne güzel, yiyip içtiğimin parasını vermem yetmiyor, adamın çalıştırdığı garsonun parasını da ben veriyorum. Eee iyi bari, çocuğunun okul taksidinin yüzde beşini de hesaba ekle de rahatla!
Hesap gelir, ödemeyi yaparsın, bahşiş bırak diye paraüstü hep bozuk gelir. Düşünsene; sevgilinle gitmişsin alamazsın ki o paraları, şıkır şıkır öter, bırakırsın için yana yana...
Bazen de karartıp gözünü alırsın hepsini; sonra da garsonlar ters ters bakar, bedavaya yemişsin gibi. Karnın toktur; ama buruk ayrılırsın mekandan...

SİLİVRİ YOĞURDU
2008’de Mustafa Kemal’i “savaş suçlusu” ilan ederken, 2009’da Obama’ya “Nobel Barış Ödülü” verip, mizaha pabucunu ters giydiren dünya, daha da ilginç ve komik bir hal almakta…2010, 1920’de imzalan Sevr’in de 90. yıldönümü… Bakalım ülkemizi bu yıl neler beklemekte…
Anımsayalım;
Sevr’e giden süreç, Mondros’la başlamıştı; o yüzden bugün de, Yeni Sevr’e giden süreç, Yeni Mondros’la başlatılmıştır… Mondros’un o ünlü maddesinde “buyurulduğu” gibi, bugün de “ordu terhis ettirilmektedir”…
Sürecin aynılığı, bugünkü Silivri ile, dünkü Malta’nın aynılığını da düşündürmekte…
Milli Mücadele dönemimizde Malta sürgünleri de, bugünkü gibi “dalga dalga” gerçekleştirilmişti.
Ki, 19 Ocak 1919’da İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Webb’in, “Görünürde memleketi işgal etmediğimiz halde, valilerini tayin ediyor veya görevlerinden uzaklaştırıyoruz. Polislerini yönetiyor, istediğimiz her şeye el koyuyoruz” demesi de bugünkü “kozmik gündem”e ışık tutmakta.
Bilindiği üzere, İngiliz işgal komutanları, İngiliz işbirlikçisi Vahdettin ve Damat Ferit’e değişik dönemlerde onlarca kişilik “kara liste”ler vermişler ve bu “tehlikeli” kişilerin tutuklanmasını istemişlerdir. Bu kişiler, kendilerine pek de “sevimli” gelmeyen komutanlar, gazeteciler, mülki idare amirleri ve milletvekilleridir. Ve bu kişiler arasında elbette, “artık ulusalcı ve yabancı karşıtı duyguların odağı olduğunu” söyledikleri Mustafa Kemal de vardır.
Ne büyük bir rastlantıdır ki; bu topraklardaki utanç verici tarihi boyunca hep emperyalizmle kol kola dans etmiş olan irticanın odağı haline geldiği Anayasa Mahkemesi’nce onaylanan bir partinin, AKP’nin, iktidarında yeni dalga Malta sürgünleri yaşanmaktadır.
Bu kişileri o günlerde, “İngilizlere (yani emperyalistlere!) kötü davranmak” ve “Mondros’a (yani işgale) karşı çıkmak” gibi suçlarla tutuklamışlardı; daha sonra ise, bu iddialarına dair belge ve kanıt aramaya başlamışlar, ellerine yüzlerine bulaştırmışlar, kendileri de işin içinden çıkamamışlardı. Bu, size bugün bilmem neyi anımsatıyor?
Üstelik bir de, Cumhuriyet gazetemizin kurucusu Yunus Nadi Bey de, “ulusal tavrından” dolayı, basına sansür uygulanırken ve ulusalcı gazeteciler tutuklanırken, Bekirağa Bölüğü Zindanları’na atılanlar arasındadır. Bu da, size bugün bilmem kimi anımsatıyor? Bugünkü sürgünlerin istikameti ise, Silivri…Silivri, yoğurduyla ünlüdür… Bu “yoğurt”la bugün Türk ulusunu uyutacaklarını sananlar, şunu unutmasınlar ki; yoğurt aynı zamanda en güçlü anti-oksidandır, yani vücudu mikroplardan temizler! Bir başka deyişle, “Hasta Adam” olmasını önler…
Şunu da hemen anımsatalım, Vahdettin 16 Kasım 1922’de, Yıldız Sarayı’nın hiç kullanılmayan Malta kapısından gizlice çıkarılarak, Malta’ya kaçırılmıştır.
Bugünkü Vahdettin de şunu iyi bilsin ki, onun da sonu, bugünkü “Malta” olabilir… Tıpkı vatansever asker ve yazarları Malta’ya sürgüne gönderip susturayım derken, sonunda kendi Malta’ya düşen Vahdettin gibi!
TİYATRO BİRİLERİ... tiyatro bir ileri... çünkü birileri bunu yapmalıydı...
birileri